MAA’nın Seul’de hayata geçirdiği Robot & AI Müzesi (RAIM) projesi, “dünyanın ilk robot ve yapay zekâ müzesi” olarak tanımlanıyor. RAIM’ın mimari manifestosunda müze binası “yaşayan bir sergi” olarak nitelendirilmiş ve mimarinin barındırdığı teknolojilerle kesintisiz bir diyalog kurgulandığı vurgulanıyor. Bu çerçevede, yapay zekâ, robotik ve diğer ileri teknolojileri mimari tasarım süreçlerinize nasıl entegre ediyorsunuz? Özellikle RAIM projesinde bu entegrasyonun planlama ve uygulama aşamalarındaki rolünü nasıl tanımlarsınız?
MAA olarak teknolojiyi mimarlığın sonuna eklenen bir araç değil, tasarım sürecinin en başından itibaren düşüncenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyoruz. RAIM projesi bu yaklaşımın en net karşılığı. “Yaşayan bir sergi” ifadesi, binanın yalnızca robot ve yapay zekâyı barındıran bir kabuk değil; kendi üretim süreci, mekânsal organizasyonu ve kullanıcıyla kurduğu etkileşim üzerinden teknolojiyi deneyimleten bir yapı olmasından geliyor. Yapay zekâ ve parametrik sistemler planlama aşamasında mekânsal senaryoların, kütle organizasyonunun ve yapısal kararların eş zamanlı test edilmesini sağladı; akıllı tasarım ve üretim metodolojileri ise tasarım ile inşa arasındaki mesafeyi büyük ölçüde ortadan kaldırdı.
Bu bağlamda Seul Robot & AI Müzesi (RAIM), MAA tasarım yaklaşımını anlamak için çok güçlü bir örnek. RAIM bir müzeden çok daha fazlası; akıllı tasarım ve inşaat yöntemleriyle, yalnızca geleceği sergileyen değil, aynı zamanda onun yaratım sürecine aktif olarak katılan bir yapı. Mimarlık, bilim ve teknolojinin sürekli evriminde kilit bir rol üstleniyor. Aynı zamanda RAIM, akıllı teknolojilerin günlük yaşama entegrasyonunu şekillendirirken, bu teknolojik ilerlemelerin etik ve insani boyutlarını düşünmeye olanak tanıyan mimari ve kültürel bir ikon olmayı hedefliyor. Bizim için RAIM, mimarlığın teknoloji karşısında pasif bir arayüz değil; aktif bir aktör olabileceğinin güçlü bir göstergesi.
İstanbul Çamlıca’daki 369 metrelik yeni TV-Radyo Kulesi, mimari tanıtımlarda “tarih, kültür, iletişim ve etkileşimin bir ifadesi” olarak tarif ediliyor ve tasarımının çevresel etkenlerle şekillendiği belirtiliyor. Bu ikonik yapının tasarım sürecinde, projenin tarihsel ve doğal bağlamını nasıl ele aldınız? Çamlıca Kulesi’nin konsept geliştirme aşamasında sizi etkileyen ilham kaynakları nelerdi ve kültürel ya da çevresel referansları nasıl projeye yansıttınız?
Çamlıca Kulesi, yalnızca bir telekomünikasyon yapısı değil; İstanbul’un silueti, hafızası ve çağdaş kimliğiyle doğrudan ilişki kuran çok katmanlı bir mimari yapıdır. Tasarım sürecinde hem bulunduğu coğrafyanın doğal verilerini hem de Çamlıca Tepesi’nin tarih boyunca üstlendiği gözlem ve iletişim rolünü birlikte ele aldık. Rüzgâr, topografya ve görüş açıları formun ana belirleyicileri olurken, teknik zorunluluklar mimari dilin üretici girdilerine dönüştü.
Bu bağlamda İstanbul’un doğal güzelliklerinin içinden dinamik ve organik bir form olarak yükselen, 369 metre yüksekliğiyle tekil bir varlık oluşturan Çamlıca Kulesi, İstanbul siluetinde alışılmışın dışında yeni bir söylem kuruyor. Kent dokusundan bağımsız gibi görünen bu yapı, aslında kendi içinde güçlü bir simetri aksına sahip. Önü-arkası olmayan, manzaraya göre deforme olabilen bir organizasyonu var; Asya’ya bakan yüzüyle Avrupa’ya dönük yüzü farklı mekânsal deneyimler sunuyor. Biz Çamlıca Kulesi’ni bir çizgi ya da izgi olmaktan öte; tarihin, kültürün, iletişimin ve etkileşimin mimari bir ifadesi olarak görüyoruz. Aynı zamanda silüetin sosyolojik bir yüzü olduğuna ve bu yapının, kentin gerçek ihtiyaçları doğrultusunda geleceğe sözü olan bir yapı olduğuna inanıyoruz.
Farklı coğrafyalarda (Avrupa, Asya, Türkiye) proje üretirken, yerel beklentiler ile kendi mimari yaklaşımınız arasında bir gerilim oluşuyor mu? Bu dengeyi kurarken “taviz” kavramını nasıl tanımlıyorsunuz?
Farklı coğrafyalarda üretim yapmak, doğal olarak farklı kültürel, sosyal ve ekonomik beklentilerle karşılaşmayı beraberinde getiriyor. Ancak biz bunu bir gerilimden çok, mimari düşünceyi besleyen bir diyalog alanı olarak görüyoruz. Yerel bağlamı anlamak, bizim için mimari yaklaşımımızdan ödün vermek değil; tam tersine onu daha derinlikli hâle getiren bir süreç.
“Taviz” kavramını, tasarımın özünden vazgeçmek olarak tanımlamıyoruz. Asıl mesele, mimari fikrin temel değerlerini koruyarak bulunduğu coğrafyanın gerçekleriyle uyumlu hâle getirebilmek. Yerel beklentilerle kurulan sağlıklı ilişki, projenin uzun vadede benimsenmesini ve sürdürülebilirliğini sağlıyor. Uluslararası ölçekte üretim yapan bir ofis için bu dengeyi kurabilmek, tasarım kadar stratejik bir yetkinlik gerektiriyor.
Mimarlıkta estetik–işlev–ekonomi bağlam dengesi sizin için nasıl kuruluyor?
Bizim için estetik, işlev ve ekonomi birbirini sınırlayan değil; doğru kurgulandığında birbirini güçlendiren üç temel bileşen. Estetik yalnızca görsel bir etki değil; yapının çevresiyle, kullanıcıyla ve zamanla kurduğu ilişkinin bir sonucu. İşlev, mimarlığın toplumsal sorumluluğunu temsil ederken; ekonomi projenin uygulanabilirliğini ve sürdürülebilirliğini belirliyor.
Bu dengeyi tasarımın en erken aşamalarında ele almak bizim için kritik. Ekonomik kısıtlar çoğu zaman yaratıcı çözümleri tetikleyen bir unsur hâline geliyor. Önemli olan, maliyetin tasarımı yöneten tek parametreye dönüşmesine izin vermemek. Akıllı planlama, doğru malzeme kullanımı ve uzun vadeli performans hedefleriyle hem mekânsal hem ekonomik değer üretilebileceğine inanıyoruz.
Londra’da çalıştığınız dönemde “mimarlık ve kadınlar” konusunun coğrafya, dil veya din tanımayan önemli bir küresel mesele olduğunu gözlemlemişsiniz. Bir kadın mimar olarak uluslararası platformlarda inşa ettiğiniz kariyerinizde karşılaştığınız en önemli fırsat ve zorluklar neler oldu?
Londra’da uluslararası ZHA ile platformda çalıştığım 2006-2013 yıllar arasında, mimarlıkta kadın olmanın gerçekten küresel bir mesele olduğunu net biçimde gözlemledim. Kariyerimin başında Zaha Hadid ile çalışmak, mimarlıkta “imkânsız” kavramının aslında bir sınır değil, yalnızca aşılmayı bekleyen bir eşik olduğunu çok erken bir dönemde fark etmemi sağladı. Ondan aldığım en güçlü miras, yerleşik kabulleri sorgulamaktan çekinmemek ve mimarlığı hiçbir zaman verili koşullarla sınırlamamak oldu. Zaha için tasarım, sadece bina üretmek değil; düşünceyle, cesaretle ve kararlılıkla yeni bir gerçeklik inşa etmekti. “Who dares, wins!” sözü hâlâ kulaklarımda çınlar. Bu yaklaşım, mimarlığın ancak sınırlar zorlandığında ilerleyebileceğini gösterdi. Aynı zamanda erkek egemen bir mimarlık dünyasında güçlü bir duruşun ne anlama geldiğini de öğretti.
En büyük fırsat, farklı kültürlerden gelen profesyonellerle aynı masada üretme imkânıydı. Bu çeşitlilik hem düşünceyi hem de tasarım pratiğini besleyen çok değerli bir ortam sundu. Bugün mimarlıkta güçlü bir pozisyonun, yüksek sesle konuşmaktan çok istikrar, kararlılık ve kaliteyle mümkün olduğuna inanıyorum.
MAA olarak yabancı ülkelerde proje alırken uluslararası iş yapma biçimleri, müzakere süreçleri ve ticari beklentiler açısından ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
MAA Istanbul ve Seul ofislerimiz ile bugün farklı coğrafyalarda uluslararası projelerde karşılaştığımız en büyük zorluklardan biri, farklı iş kültürlerini doğru okumak. Karar alma süreçleri, sözleşme yapıları, zaman yönetimi ve ticari beklentiler ülkeden ülkeye ciddi farklılıklar gösterebiliyor. Bu nedenle her yeni pazara girmeden önce hukuki ve kültürel altyapıyı çok iyi analiz ediyoruz.
Müzakere süreçlerinde şeffaflık ve güven temel önceliğimiz. Mimarlık yalnızca yaratıcı bir üretim değil; aynı zamanda ciddi bir ticari sorumluluk alanı. Bu bilinçle kısa vadeli kazançlardan çok, uzun vadeli ve sürdürülebilir iş birlikleri kurmayı hedefliyoruz.
Mimarlık sektöründe sürdürülebilirlik artık küresel bir zorunluluk hâline geldi. Sürdürülebilir mimariyi uluslararası ticari beklentilerle nasıl dengeliyorsunuz? Yeşil bina sertifikalarının (LEED/BREEAM) gerçekte çevresel etkiyi ne ölçüde yansıttığını düşünüyorsunuz?
Sürdürülebilirlik bugün artık bir tercih değil, küresel bir zorunluluk. Ancak yalnızca sertifikalar üzerinden ele alındığında, gerçek çevresel etkiyi sınırlı biçimde yansıtma riski taşıyor. Biz sürdürülebilirliği yapının tüm yaşam döngüsü üzerinden değerlendiriyoruz: malzeme seçimi, enerji performansı, bakım süreçleri ve uzun vadeli kullanım senaryoları bu yaklaşımın temelini oluşturuyor. LEED ve BREEAM gibi sistemler önemli referanslar sunsa da her coğrafyanın kendi iklimsel, kültürel ve ekonomik koşullarına özgü çözümler üretmek gerektiğine inanıyoruz.
Bununla birlikte sürdürülebilirliği yalnızca çevresel bir mesele olarak değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir değer üretme biçimi olarak ele alıyoruz. Uzun ömürlü, esnek ve düşük işletme maliyetine sahip yapılar hem çevre hem de yatırımcı açısından gerçek bir kazanım sağlıyor. Uluslararası ticari beklentilerle denge kurmanın yolu da burada ortaya çıkıyor: sürdürülebilirliği ek bir maliyet kalemi olarak değil, yapının değerini artıran stratejik bir yatırım olarak konumlandırmak. Bizce sürdürülebilir mimarlık, doğru kurgulandığında ticari gerçeklerle çelişen değil; tam tersine onları güçlendiren bir yaklaşım sunar.
Kendi mimarlık ofisinizi kurarken uluslararası pazarda marka oluşturma sürecinde hangi stratejileri izlediniz? Bugün geriye dönüp baktığınızda “keşke daha önce bilseydim” dediğiniz bir şey var mı?
Ofisi kurarken temel stratejimiz, hızlı görünürlükten çok uzun vadeli güven inşa etmek oldu. Uluslararası yarışmalar, araştırma projeleri ve doğru iş birlikleri bu sürecin temel yapı taşlarını oluşturdu. MAA’nın marka kimliği, tek bir coğrafyaya ya da tek bir tipolojiye bağlı kalmadan; farklı ölçeklerde, farklı kültürlerde tutarlı bir mimari dil kurabilme hedefiyle şekillendi. Süreklilik, kalite ve güvenilirlik bu sürecin en önemli unsurlarıydı.
“Keşke” kavramına çok inanan biri değilim. Her sürecin, her zorluğun ve her belirsizliğin bugünkü duruşu beslediğine inanıyorum. Geriye dönüp bakıldığında daha erken fark edilebilecek pek çok şey olabilir; ancak mimarlıkta olduğu gibi hayatta da yolculuğun kendisi öğretici. Karşılaşılan her deneyim, bugün alınan kararların ve geliştirilen stratejilerin bir parçası. Bu nedenle geçmişe dönük pişmanlıklardan çok, her adımın bugünkü vizyonu nasıl şekillendirdiğine odaklanmayı daha anlamlı buluyorum.
Sizce geleceğin şehirlerini şekillendirecek en önemli küresel trendler neler olacak?
İklim krizi, dijitalleşme, göç hareketleri ve artan sosyal eşitsizlikler, şehirlerin geleceğini belirleyen en güçlü küresel dinamikler olmaya devam edecek. Bu koşullar altında kentlerin daha esnek, daha dayanıklı ve doğayla uyumlu yapılar üzerinden yeniden kurgulanması kaçınılmaz görünüyor. Mimarlık ve kentsel tasarım, yalnızca mekân üretmekle sınırlı kalmayacak; altyapı, enerji, ulaşım ve kamusal yaşamı birlikte düşünen bütüncül stratejiler geliştirmek zorunda kalacak.
Bu dönüşümle birlikte mikro-merkezcil ve kendine yetebilen kentsel planlama modellerinin giderek daha fazla öne çıkacağını düşünüyoruz. Büyük ölçekli, tek merkezli şehir yapıları yerine; gündelik yaşamın ihtiyaçlarını kendi içinde karşılayabilen, karma kullanımlı, yürünebilir ve yerel üretimi destekleyen alt merkezlerin yaygınlaşması önemli bir trend olacak. Enerji üretimi, gıda, kamusal alan ve çalışma mekânlarının daha yerel ölçekte çözümlendiği bu modeller hem çevresel etkiyi azaltacak hem de kentlilerin yaşam kalitesini artıracak. Geleceğin şehirleri, büyüklüğüyle değil; bağlantılı ama özerk parçalarının birlikte çalışabilme kapasitesiyle tanımlanacak.
Türkiye’de mimari üretimin “imaj mimarlığı” ve “pazarlama odaklı formculuğa” kaydığı eleştirileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu eleştirilerin haklı olduğu noktalar var. Mimarlık yalnızca görsel etki üretmeye indirgenirse, düşünsel derinliğini kaybedebilir. Ancak imajın tamamen reddedilmesi de doğru değil. Önemli olan, formun arkasında güçlü bir fikir, bağlam ve sorumluluk olması. Mimarlık pazarlama aracı değil; toplumsal ve kültürel bir üretim alanı olmalı.
Dijital üretim teknikleri mimarlığı hızlandırırken, düşünme ve sorgulama alanını daraltma riski de taşıyor. Siz bu hız ile derinlik arasındaki dengeyi nasıl koruyorsunuz?
Dijital üretim teknikleri mimarlık pratiğini hiç olmadığı kadar hızlandırıyor; ancak bu hızın, tasarımın düşünsel derinliğini gölgeleme riski taşıdığının da farkındayız. MAA’da dijital araçları, düşünmenin yerine geçen otomatik sistemler olarak değil; düşünceyi çoğaltan, farklı olasılıkları görünür kılan araçlar olarak konumlandırıyoruz. Araştırma, deneysellik ve eleştirel değerlendirme, tasarım sürecimizin vazgeçilmez parçaları. Hızlı üretim, ancak sorgulamayla birlikte ilerlediğinde gerçek bir değer üretebiliyor.
Bu dengeyi korumanın en önemli yollarından biri de iş birliğine dayalı üretim kültürü. Dijital süreçler tekil kararları hızlandırsa da mimarlığın derinliği çoğu zaman farklı disiplinlerin katkısıyla ortaya çıkıyor. Mühendisler, yazılımcılar, malzeme uzmanları, akademisyenler ve tasarımcılar arasında kurulan sürekli diyalog, dijital hızın yüzeyselliğe dönüşmesini engelliyor. Bizce dijitalleşmenin sunduğu hız, kolektif akıl ve eleştirel tartışmayla birleştiğinde mimarlık yalnızca daha hızlı değil, aynı zamanda daha bilinçli, daha sorumlu ve daha nitelikli bir üretim alanına dönüşüyor.
Özgeçmiş :
Melike Altınışık
Kurucu, MAA-MELIKE ALTINIŞIK ARCHITECTS
Melike Altınışık mimar ve tasarımcı olarak, kurucusu olduğu MAA- Melike Altınışık Architects Istanbul ve Seul ofislerinde kentsel tasarım, yüksek yapı ve kültürel yapı tasarımlarından iç mekanlara, enstalasyon ve ürün tasarımına ölçekler arası geniş bir yelpazede yenilikçi ve vizyoner projeler geliştirme odaklı çalışmalar yürütmektedir.
MAA’nın profesyonel platformdaki çalışmaları arasında bir uçta, CTBUH “Best Tall Non-Building 2022” ödüllü Istanbul’da fütüristik tasarımı ile 369m yükselen Çamlıca Kulesi ile Seul’da dünyanın ilk öncü Robot ve Yapay Zeka Müzesi (Seul Robot and AI Museum – RAIM ) gibi ileri teknoloji ve inovasyon içerikli projeleri yer almaktadır.
2013 yılında MAA Istanbul ofisini kurmadan önce, 2003 yılında ITU’den bölüm birincisi olarak mezun olmuş ve 2006 yılında Londra’da AA Design Research Laboratory’de yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. 2006-2013 yılları arasında ise uluslararası platformda Zaha Hadid Architects Londra ofisinde çalışmıştır.
2024 yılında RIBA tarafından yayınlanan ‘100 Women: Architects in Practice’ seçkisinde yer alan Melike Altınışık kariyer yolculuğunda Swiss Art Tasarım ödülü (2007), FEIDAD Design Award, BAKSI Mimari Destek Ödülü (2021) ve Europe 40 under 40 (2018) gibi prestijli ödüllere layık görüldü.
